Tanımlı Türkiye Ekonomisi Özet Ders Notları

Türkiye’nin Doğal Yapısı ve Dünya Ekonomisindeki Yeri

Ekonomik yaşamda önemli bir yere sahip olan doğal yapı; ülkenin coğrafi konumu, büyüklüğü, yüzey şekilleri, iklim koşulları ve jeopolitik durumu göz önüne alınarak belirlenebilir.Coğrafi konum açısından Türkiye’nin, kuzey yarımkürede, büyük bölümü Asya kıtasında ve küçük bölümü ise Avrupa kıtasında yer almaktadır.Kuzey ve güneyinde sıradağlarla çevrili ülkemiz geniş deprem kuşağının da içinde bulunmaktadır. Farklı yörelerdeki farklı iklim koşulları nedeniyle farklı bitki örtüsüyle kaplıdır.

814578 kilometre karelik yüzölçümüne sahip Türkiye Cumhuriyeti sınırları 24 Temmuz 1923’de Lozan Anlaşması ile çizilmiş ve bir kısmı kesin şeklini daha sonra almıştır. Ilıman iklim kuşağında yer alan Türkiye’de her tür ürün yetişmektedir. Türkiye madenler bakımından da zengindir. 1997 sayımına göre nüfusu 62 milyon dolayındadır.Üç kıta arasında yer alan, üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye jeopolitik konumu itibariyle önemli bir merkezdir. Boğazların Türkiye’nin jeopolitik durumu içerisinde özel bir önemi vardır. Türkiye 1997 yılında 195.4 milyar dolarlık GSMH ile dünyada 23’üncü,Satın alma Gücü Paritesine göre ise 409.7 milyar dolarlık GSMH ile dünyanın 16 ncı büyük ülkesidir. Türkiye tüketici fiyatlarına göre yıllık enflasyon açısından, Türkmenistan ve Romanya’dan sonra dünyada en yüksek üçüncü ülkedir. 1996 yılında dünya mal ihracatında 33 üncü, mal ithalatında ise 25 inci sıradadır.

 
Türkiye’nin Demografik Yapısı
İnsan faktörü ekonomik kalkınmanın hem amacı hem de aracıdır. Nüfus ise bir arazi parçası üzerinde yerleşmiş olarak yaşayan insan topluluğudur.Türkiye nüfus çokluğu bakımından Dünyada 16. Avrupa’da 5. büyük ülke konumundadır.Bir ülkenin nüfusunda erkek sayısının kadına oranla azlığı yada çokluğu o toplumun kuvvet ve gelişiminde önemli bir etken olmaktadır.Türkiye’nin nüfusunda görülen yaş grupları dağılımı genç ve dinamik bir durum ortaya koymaktadır. Diğer taraftan bağımlı nüfus ve bağımlılık oranı da büyük bir önem taşımaktadır. Ayrıca bir ülkenin sosyo-ekonomik yapısını incelerken üzerinde durulması gereken bir konu da aktif nüfusun sektörlere (işkollarına) göre dağılımıdır.Ülkemizin demografik yapısı özellikle 1950’lerden itibaren değişmekte nüfus başlangıçta kırsal alanda yoğunlaşmış iken, bugün kentlerde yoğunlaşmış durumdadır. Eğitim durumu açısından da okur yazar oranı 1927’de %19.54 iken 1990’da %80.46’ya çıkmıştır.Nüfus yoğunluğu ya da nüfusun ülke içindeki dağılımının bilinmesi sosyal ve kültürel açıdan önemli olmakla beraber ülkelerarasında karşılaştırma olanağı da vermektedir. Öte yandan nüfus planlaması ülkelerin gelişimi ve bireylerin Milli Gelir’den ne kadar pay alacağını belirleyen etmenlerden birisidir.Nüfusun yaş gruplarına göre dağılımı, yoğunluğu, eğitim durumu, yerleşim biçimi istihdam sorununu da beraberinde getirmektedir. İstihdam basit olarak çalışabilir durumda niteliklerine ve yeteneklerine göre iş bulmaktır.Nüfusumuzun genç nüfuz karakterinde olması dolayısıyla ekonomimizde her yıl çalışma yaşındaki nüfus artışları olmakta, bu da işgücü fazlası yaratmaktadır.
Osmanlı Ekonomik Yapısı ve Osmanlıdan Devralınan Miras
Osmanlının son yıllarındaki ekonomik yapı yarı sömürge olarak değerlendirilebilir. Osmanlı İmparatorluğunun çarpık bir üretim yapısına sahip olmasının nedenleri arasında üretimin büyük ölçüde tarıma dayalı olması,sanayi devrimini ülkeye aktarmakta başarısız kalınması ve ülkede sanayinin mevcut olmaması, sermaye birikiminin yabancılar ve azınlıklar tarafından kullanılması sayılabilir. İmparatorluğun son yıllarında yoğun olarak yaşanan savaşlar ve ayaklanmalar da bu çarpık yapının oluşmasında öne çıkan faktörler arasında yer almaktadır. Bu genel ekonomik yapı içerisinde üretimin temelini teşkil eden tarımsal üretim ilkel koşullarda ve Pazar için değil içe dönük olarak gerçekleştirilmektedir. Toprak mülkiyetindeki değişme, ağır vergi yükü ve yaşanan savaşlar Osmanlı İmparatorluğunda tarımsal üretimde düşük bir verimliliğin düşmesine neden olmuştur.Öte yandan büyük ölçüde el sanatlarına ve esnaf biçimi örgütlenmeye dayanan, temel tüketim mallarının üretimine yönelmiş Osmanlı sanayi, Osmanlının dışa açılması ile batı Avrupa’dan gelen rekabete dayanamamış ve yıkıma uğramıştır. Ayrıca var olan az sayıdaki sınai tesisin mülkiyeti de yabancıların ve azınlıkların denetimindedir. Mevcut sanayi yapısı bu biçimde şekillenince Osmanlı İmparatorluğu ulaştırma alanında ciddi sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Temel ulaşım biçimi olan deniz taşımacılığı yabancıların elindedir ve İmparatorluğun son yıllarında demiryolu taşımacılığında tamamen yabancı sermaye ile ve çok büyük ayrıcalıklar tanınarak yatırımlar yapılmıştır. Karayolu açısından durum daha da kötü ve Anadolu’da bulunan yerleşim merkezleri arasında düzenli, her mevsim ulaşıma açık karayolu bulmak mümkün değildir.Kapütilasyon rejiminin uygulanması nedeniyle Osmanlı İmparatorluğu serbest dış ticaret rejimini benimsemek zorunda kalmıştır. Bu durum hem dış ekonomik ilişkilerde hem de uluslararası siyasi ilişkilerde Osmanlı İmparatorluğunun güçlü devletlerin denetimine girmesine neden olmuştur. Bu tür bir rejim altında dış ticaret sürekli açık vermekte, ülke temel olarak tarımsal ürünler ve maden ihraç ederken, temel tüketim malları ve silah-cephane ithal etmektedir. Bu yapıya sahip bir dış ticaret rejimi ile Osmanlı ekonomisinin dış ilişkileri borçlarla varlığını sürdürebilir duruma gelmiştir.Bankacılık alanında tamamen yabancı sermayeye bağımlı olan Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde, sermaye birikimini azınlıkların ve yabancıların elinden çekebilmek amacıyla ulusal bankacılığın oluşturulmasına dönük, zayıf da olsa, teşebbüsler bulunmaktadır. Osmanlı devleti çağdaş anlamda bütçe prensiplerini uygulamaya koyamadığı için, sürekli borçlanmayla kapatılan gelir-gider dengesizlikleri yaşamıştır.Bu durum 1881 yılında ülkede kamu maliyesinin Düyun-u Umumiye İdaresi’nin denetimine geçmesi ile sonuçlanmış ve bu sayede gerek bağımsızlığın yitirilmesi, gerekse İmparatorluğun yıkımı süreci hızlanmıştır.
Planlı Dönem Öncesi Ekonomik Politikalar
Çok ağır koşullar altında kurulan Cumhuriyetle, hatta Şubat 1923’te toplanan İzmir İktisat Kongresi’yle Türk Ekonomisinin düzenini belirleyecek ve yönlendirecek ana politika ilkeleri de ortaya konulmuştur. Kuruluş yıllarındaki koşullar, olanaklar ve tercihler çerçevesinde, ekonomik kalkınmada özel sektörün oldukça özendirici önlemlerle harekete geçirilmeye çalışılmıştır. Ancak uygulamada ortaya çıkan engel ve aksaklıklar, özel sektöre bağlanan umutları büyük ölçüde boşa çıkarmıştır. Lozan Antlaşmasının Kongre’de alınan kararların uygulanmasını önlemesi; kamu fonlarının kolaylıkla özel sektöre aktarılamaması; özel sektörün sermaye birikimi aşamasından çok gerilerde olması; yetersiz altyapı ve teknik bilgi ile yıllardan beri süren savaşların yarattığı yoksulluk bu dönemin ve özel sektörün başarısı önlemiştir.1930’lu yılların başlarında sanayileşerek kalkınma kararındaki Türkiye,bu hedefe “devletçilik” diye adlandırılan yöntemle varmaya zorlanmıştır.Gerek Sümerbank’ın kurulmasındaki düşünceler, gerekse Birinci ve İkinci Sanayi Planlarının stratejik amaçları, sanayileşmenin temelde içe dönük olduğunu ya da ithalatı ikame edici bir nitelik taşıdığını ve kurulacak sanayilerin yurtiçinde üretilen hammaddelere dayalı olduğunu ortaya koymaktadır.Savaş sonrası döneme ülke yeni ekonomi politika arayışlarıyla girmiştir.Bu dönemde çok partili siyasal yaşama geçilmesiyle başlayan yoğun ekonomi politikası tartışmaları, ekonomik yaşamda kamu ve özel sektörün yeri ve rolü üzerinde odaklanmıştır. Bu dönemdeki yeni devletçilik anlayışına göre, devletin özel girişimciliği açıkça desteklemesi, yönetim, güvenlik ve kamu hizmetlerinden başka ekonominin planlı kalkınması için önlemler alması ve bu süreçte gelişmenin yerli ve yabancı unsurlarına gerekli önemi vermesi söz konusu olmuştur. 1950-1962 arasında ise, yeni hükümet, “ liberal ekonomi” düzenini uygulamayı denemiştir. Hükümetin,bu ekonomi politika anlayışı, kendini en büyük ölçüde dış ticaret alanında göstermiştir: Dönem başında ithalat yüzde 75 oranında serbest bırakılarak iki yılda yaklaşık iki katına çıkmıştır. Serbestleşmenin bir başka yansıması para ve kredi alanında görülebilir: Dönem başındaki kredi hacmi 1958 yılında yaklaşık 6.7 katına yükselmiştir. Kredilerdeki bu artışın en büyük nedeni tarım sektörüne verilen kredilerdir. Kredi dağılımındaki bu tablo da sektörel öncelikte, sanayinin değil, tarımın esas alındığının açık bir göstergesidir.Dönemin başlarında, bir yandan ithalattaki artış, öte yandan tarım sektörüne sağlanan büyük kredi olanakları, yüksek taban fiyatları ve hava koşullarının elverişli gitmesi sonucunda tarımsal üretimdeki önemli artışlar dolayısıyla ülkede görülmedik bir bolluk yaşanmıştır.1954 yılına kadar çeşitli yollardan beslenen ekonomi, bu yıldan itibaren olumsuz sinyaller vermeye başlamış, hızla bir darboğaza sürüklenmiştir.Tarımsal üretimdeki artış duraklarken ithalat daralmaya ve dış ticaret açığı büyümeye başlamıştır. Bunda, belirli ölçüde dış ekonomik konjonktürün etkisi olmakla birlikte, büyük ölçüde sağlanan dış ve iç kaynakların uzun dönemli bir düşünüşle, verimli alanlarda, özellikle sanayileşmede yapısal dönüşüm sağlamada kullanılmaması etken olmuştur.Sonuçta fiyatlar genel düzeyi hızla yükselmiş ve enflasyonist baskılar artmıştır. Bu gelişmeler sonucunda uygulanmaya çalışılan liberal ekonomi politikası yerini, devletin geniş ölçüde denetim önlemleri aldığı “ müdahaleci” bir politikaya bırakmıştır. Kâr oranlarını belirlemek, ithalata kota koymak, Milli Korunma Yasasına başvurmak hükümetin aldığı başlıca önlemler olmuştur. Ekonomik durumun bozulması sonucunda, iç ve dış ekonomik güçlükleri ortadan kaldırmak ve ekonomiyi tekrar düzene sokmak için, sağlanan dış finansman kaynaklarıyla 4 Ağustos 1958 Kararları diye anılan “İstikrar Tedbirleri”nin alınması ve önemli oranda bir devalüasyon yapılması zorunda kalınmıştır. Alınan bu önlemler sonucunda, ekonomide bir durulma dönemi başlamıştır: Alınan dış yardımlarla dış ticarette ortaya çıkan darboğazlar önemli ölçüde genişletilmiştir. Bu arada iç ekonomide kredi piyasası yeniden düzenlenmiş, fiyatlar genel düzeyinde görülen istikrarsızlık da büyük ölçüde giderilmiştir.
Planlı Dönemde Ekonomik Politikalar
1960 tarihinde Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) kurulması ve ayrıca kalkınmanın planlanmasının 1961 Anayasası ile devlete bir görev olarak verilmesiyle ülkemizde planlı kalkınma dönemi başlamıştır.1963 yılında uygulanmaya başlanan beş yıllık kalkınma planlarının birincisinde milli gelirde yıllık ortalama %7’lik bir artış öngörülmüş, bu oran %6.7 olarak gerçekleşmiştir. BBYKP döneminde tarım kesiminden sanayi ve hizmet kesimine bir istihdam kayması kendini göstermiş, milli hasılada tarımın payı azalmış, buna karşın sanayi ve hizmetlerin payı artmıştır.Özetle, BBYKP ülkenin sanayileşme ve kalkınmasında önemli ölçüde etkili ve başarılı olmuştur diyebiliriz.İkinci beş yıllık planın en önemli özelliği, ekonomik gelişme ile ilgili bütün diğer büyüklüklerin, büyüme hızına bağımlı olarak ele alınmış olmasıdır.Plan dönemi için hedeflenen yıllık ortalama %7’lik büyüme hızı, %6.9 olarak gerçekleştirilmiştir. GSMH’da sektörlerin payı, tarımda %27.7, sanayide %21.0 ve hizmetlerde %50.5 olmuştur. Tarım ve sanayi için planlanan hedeflere ulaşılamamış, hizmetlerde ise aşılmıştır. Plan döneminde ihracat gelirleri yıllık ortalama %25’lik bir artış göstermiştir.Hızlı bir sanayileşme ile dışa bağlılığı azaltan bir sınai yapının oluşturulması için Üçüncü Plan döneminde yapım sanayi içinde ara ve yatırım malları sanayilerinin payının artırılmasına önem verilmiştir. Üçüncü plan yıllık ortalama %7.9’luk bir ekonomik büyümeyi hedeflemiş, ancak bu oran %6.5 düzeyinde gerçekleşmiştir. Bu plan döneminde tüketim malları üretiminin toplam yapım sanayi üretimindeki payı azalırken ara ve yatırım mallarının payı 1972 yılına göre artmıştır. Yapım sanayi üretiminin planın sanayileşme hedefleri ile aynı doğrultuda olmasına karşın, hedeflenen oranlara pek ulaşılamamıştır.Dördüncü plan, önceki planların doğal bir uzantısı olarak, ekonomik büyüme için gerekli yatırımların büyük ölçüde kamu kesimince sağlanmasını,sınai üretimde ithalat yerine yerli üretim politikasının sürdürülmesini öngörüyordu. Öte yandan ihracatın yılda ortalama %18’den fazla artışını ve böylece de döviz darboğazının aşılması amaçlanıyordu. Dördüncü planda da %8.2 gibi yüksek bir büyüme hızı hedeflenmiş, ancak bu hız gerçekleştirilememiş, ortalama büyüme hızı %2.4 olmuştur. Dördüncü plan döneminde yatırımların GSMH’ya oranı düşmüştür. Fiyatlar genel düzeyi önemli oranda artmıştır. İşsizlik oranı da, 1981 yılında % 16.75 iken, 1983 yılında %20’ye yükselmiştir.Dördüncü planı değerlendirirken önemli iki noktayı gözden kaçırmamamız gerekir: Bunlardan birincisi 24 Ocak 1980’de alınan istikrar önlemleri,ikincisi ise aynı yılın Eylül ayındaki askeri müdahale. Bu iki olay, dördüncü planının uygulanmasını olanaksız kılmıştır.Gerçekten de 24 Ocak Kararları, öncekiler gibi yalnızca ağırlaşan ekonomik koşulların giderilmesini amaçlayan bir dizi istikrar önlemi olmaktan çıkıp, alışılmış planlama anlayışının sona ermesi biçiminde de yorumlanmıştır. Ekonomik düzen politikasında ortaya çıkan bu değişim, 1984 yılı için bir geçiş programı hazırlanmasına ve artık 1985’ten sonraki beş yıllık planların yeni bir anlayışla kaleme alınmasına yol açmıştır.1980’den sonra önemli ölçüde değişen ekonomik düzen politikasına dayalı kalkınma stratejisi Beşinci Plana olduğu gibi yansımıştır. İktisadi büyüme, ihracata bağlı kılınarak belirleyici bir amaç değişken olmaktan çıkmıştır. Beşinci planda, “verimlilik ve ihracat artışını teşvik eden” ve “tarımsal gelişme potansiyelini gözeten” bir yapı içinde “sınai üretim payının yükseltilmesi ile ekonomik ve sosyal yapının geliştirilmesi” temel amaçlar olarak benimsenmiştir. Beşinci plan hedeflerinin gerçekleşmelerine bakıldığında,gerek GSMH gerekse sektörel gelişme hızları için öngörülen hedeflerin gerisinde kalındığı anlaşılmaktadır.Altıncı Plan, “açık toplum ve rekabete açık ekonomi ilke ve esasları doğrultusunda Türk Ulusunun hayat seviyesini yükseltmeyi” temel amaç olarak saptamıştır. Bu arada hızlı, dengeli ve istikrarlı kalkınma süreci içinde gelir dağılımını iyileştirmek, işsizliği, bölgesel ve yöresel gelişmişlik
farklarını azaltmak da planın başlıca amaçları arasında yer almıştır.Plana göre, büyümenin serbest rekabet ortamında ve özel sektörün dinamizminden en üst düzeyde yararlanarak gerçekleştirilmesi, iktisadi faaliyetlerde kamunun yönlendirici ve özendirici olması, uluslararası bütünleşmeye olanak verecek bir ekonomik yapının oluşturulması esastır. Altıncı planın uygulama sonuçları bu hedeflere büyük ölçüde ulaşılamadığını göstermektedir. Her ne kadar büyüme hızı %7.0 olarak gerçekleşmişse de, enflasyon oranı 1994’te %70’in üzerine çıkmıştır. İhracatın ithalatı karşılama oranı %50’ler civarına gerilemiştir. Dış borçlar 1989’da 41.8 milyar dolardan 1993 sonunda %67.4 milyar dolara çıkmıştır. Toplam iç ve dış borç stokunun GSMH’ya oranı plan dönemi sonunda %64.55 gibi çok yüksek bir düzeye çıkmıştır. 1989 yılında GSMH’nın %5.3’ü oranındaki kamu açıkları 1993 yılında %11.7 oranına yükselmiştir.Altıncı plan dönemi sonunda Türkiye Ekonomisi, bu açıkların kapatılamamasının doğurduğu sorunlar nedeniyle 5 Nisan 1994 İstikrar Önlemlerinin alınmasına yol açan önemli bir iktisadi bunalıma girmiştir.Yedinci plan kurumsal ve hukuksal düzenlemelere ağırlık vermiştir.Doğrudan üretimde bulunan, piyasalara müdahale eden ve rant dağıtan devlet anlayışı terk edilerek ekonomik birimlerin piyasa ekonomisi çerçevesinde etkin bir biçimde faaliyetlerini sürdürmeleri için gerekli kurumsal ve hukuksal düzenlemeler öne çıkarılmaktadır. Yedinci planda önceki planlar gibi hedef belirleme yerine, piyasa ekonomisinin tüm kurum ve kurallarıyla işlemesini sağlayacak ortamı hazırlayacak düzenlemelere yer verilmiştir. Yedinci planda, temel olarak özgür ve demokratik bir ortamın yaratılması, bireyin ve insan sermayesinin ön plana çıkarılması, sürdürülebilir hızlı bir büyümenin sağlanması, yaşam düzeyinin yükseltilmesi,gelir dağılımının iyileştirilmesi ve istihdamın artırılması amaçlanmıştır.
Milli Gelir ve Büyüme
Bir ulusal ekonominin bir yıl içinde yaratmış olduğu mal ve hizmetlerin değerlerinin toplamı olarak tanımlanan GSMH’nın (ya da bir anlamda Milli Gelirin) ulusal ekonominin büyüklüğü hakkında ilk bakışta genel bir bilgi verebilmesi en önemli özelliğidir. Kaldı ki, özellikle bu büyüklüğün zaman içindeki gelişimi, bileşimi, dağılımı ve değişimi ile kişi başına düşen miktarı ulusal ekonomik analizlerde vazgeçilemeyecek bir role sahiptir.Türkiye’de milli gelir ilk kez İktisat Bakanlığı Konjonktür Dairesi tarafından 1935 yılında hesaplanmıştır. Ancak 1950’lerden önceki dönemde Türkiye’de Milli Gelir hesaplarının yetersiz olduğu görülür. Son olarak,1971’den sonra DİE ve DPT ortaklaşa bir çalışmayla tek bir yöntem üzerinde anlaşarak milli gelir tahminlerini buna göre yapmaktadırlar.1923-1932 dönemini kapsayan Kuruluş Yıllarında milli gelirin çok kararsız,
inişli-çıkışlı bir gelişme gösterdiği görülmektedir. Bu durumun en önemli nedeni tarımsal üretimin hava koşullarına bağlı olarak kararsızlık göstermesidir. Bunun ötesinde 1927 yılı ile Büyük Dünya Ekonomik Buhranını izleyen yıllar dışında Türk Ekonomisinin oldukça yüksek büyüme gerçekleştirdiği görülmektedir.1933-1945 dönemini kapsayan Devletçilik ve Savaş Yıllarındaki hızlar da inişli-çıkışlı bir eğilim göstermektedir. Ancak ilginç olan, savaş yıllarına gelinceye kadar milli hasılanın 1935’teki azalma dışında, hep artış göstermesidir. Anlaşılan Türk ekonomisi savaştan önce sürekli büyümüştür. Savaş yıllarında ise, 1942 ve 1944 dışında milli hasıla hep düşme göstermiştir 1946-1962 dönemini kapsayan Savaş Sonrası ve Enflasyoncu Büyüme Yıllarına ilişkin hızlar da, önceki dönemlerdeki gibi inişli-çıkışlı bir eğilim göstermektedir. Büyüme hızı dönem ortalaması olarak yüzde 5-6 dolayında olmuştur. Yine dönemin bir başka özelliği, yalnızca 1949 ile 1954 yıllarında milli hasılada düşme olmuş, diğer yıllarda ekonomi sürekli büyümüştür.Planlı dönemde ise ilk iki kalkınma planında hedeflenen büyüme hızı yüzde 7’dir. Bu oran Üçüncü Planda yüzde 7.4’e, Dördüncü Planda ise yüzde 8’e çıkarılmıştır. Planlanan bu büyüme hızlarına karşılık elde edilen sonuçlara baktığımızda, yalnızca İkinci Plan hedefin biraz üzerine çıkmış, Birinci ve Üçüncü Planda hedefin belli ölçüde altında kalınmış; ancak 1979-1983 dönemini kapsayan Dördüncü Plan, yüzde 8’i hedeflemişken,yüzde 2.1 gibi çok düşük bir oranı yakalayabilmiştir.Büyüme hızı yönünden 1980’li yılların sonrasındaki gelişmeler, önceki yıllardan farklıdır. Bu dönemde hazırlanan planlarda hedeflenen büyüme hızları, önceki planlarla karşılaştırılamayacak ölçüde düşük tutulmuştur.Bunun en önemli nedeni, büyümenin birincil bir amaç olmaktan çıkarak yerine ihracatın artırılmasının geçmesi ve büyümenin buna bağlı kılınmasıdır. Bu dönemde büyüme hızı, yine büyük ölçüde inişli-çıkışlı bir eğilim kazanmıştır. Ayrıca, büyüme hızlarındaki gerçekleşmeler 1980-1989 arasında genellikle planlanandan düşük çıkarken, 1990, 1992 ve 1993 yıllarında planlanandan yüksek olmuştur.GSMH’nın sektörel dağılımına gelince; 1923-1932 döneminde tarımsal üretimin durumu tüm öbür sektörlerdeki gelişmeleri ve dolayısıyla GSMH’yı belirleyecek kadar güçlüdür. 1933-1945 arasında ise, savaş öncesinde 1935 yılındaki azalma dışında GSMH’nın sürekli artışında,özellikle sanayi sektörü etkili olmuş, buna karşılık savaş yıllarında ise hizmetler sektörünün giderek büyüdüğünü ve milli hasılanın yarısına yakınının bu sektörde ortaya çıktığını söyleyebiliriz. 1946-1962 döneminde GSMH’nın üç ana sektör itibariyle dağılımı açısından göze çarpan en önemli özellik, milli hasıla içinde tarım sektörünün nisbi payının azalması, buna karşın sanayi ve özellikle hizmetlerin payının önemli ölçüde artmasıdır. Hizmetler sektörünün, ekonominin diğer ana üretken sektörleri olan tarım ve sanayiye karşı sağlamış olduğu bu üstünlük dönemin en önemli gelişmesidir.Genel olarak ifade edilmek istenirse, Türkiye’nin ekonomik yapısı, planlı kalkınma döneminde, tarımsal yapıdan sanayi yapısına, ama çok daha baskın biçimde hizmetler sektörünün egemen olduğu bir yapılaşmaya doğru gelişme göstermektedir. GSMH’nın nüfusa oranlanmasıyla bulunan kişi başına düşen gelir ülkelerin, özellikle gelişme yarışındaki yerlerini belirlemede sıkça kullanılan bir ölçüttür. Öte yandan kişi başına düşen gelirin zaman içindeki gelişimi de çok önemli bir göstergedir. Hatta denilebilr ki,gelişmenin asıl göstergesi milli gelirin yıllık artış hızı değil, kişi başına gelirin artış hızıdır. Kişi başına gelir artışı büyüme hızından nüfus artış hızının çıkarılmasıyla bulunur. 1923-1997 yıllarını kapsayan Türkiye’de kişi başına gelirin, büyüme hızlarının istikrarsızlığından kaynaklanan inişli-çıkışlı bir seyir gösterdiği anlaşılmaktadır. Bu arada, kimi bunalımlı yılları bir kenara bırakırsak, son dönemlerde nüfus artış hızındaki yavaşlamanın, kişi başına düşen geliri olumlu yönde etkilediğini söyleyebiliriz
Türkiye’de Gelir Dağılımı
Gelir dağılımı, tüm dünyada ve Türkiye’de üzerinde önemle durulan sosyo-ekonomik konular arasında yer almıştır. Gelir dağılımı kavramı ile gelirin bireyler veya üretim faktörü sahipleri arasındaki dağılım ilişkileri anlaşılmaktadır.Türkiye’de gelir dağılımı konusunda bilinen ilk araştırma, 1933 yılında Ticaret Bakanlığı Konjonktür Dairesi tarafından Ankara ve İstanbul’da yaşayan işçi ve memur ailelerine uygulanan hane halkı gelir ve tüketim harcamaları anketidir. 1953 yılında daha somut sonuçlar ortaya koyan bir hane halkı gelir ve harcama anketi uygulanmıştır.Kişisel gelir dağılımı, gelirin bireyler ve haneler arasında dağılımını gösteren bir yöntemdir. Bu yöntem ile genel anlamda bireyler ve haneler arasında gelirin büyüklüğüne göre dağılımı ve eşitsizliklerin görülmesi
amaçlanmaktadır. Gelir eşitsizliğinin derecesini ölçen Gini Katsayıları incelendiğinde Türkiye’de 1973 yılından 1987 yılına kadar iyileşen gelir dağılımının 1990’lı yıllarda kötüye gittiği görülmektedir.Fonksiyonel gelir dağılımı, milli gelirin emek, sermaye ve toprak sahipleri olmak üzere üç temel üretim faktörü arasında nasıl dağıldığını gösterir.Araştırma sonuçlarına göre 1994 yılı itibariyle faiz, kira ve kar gelirlerinin milli gelir içindeki payı yüzde 15,9’dur.Gelirin fonksiyonel ve kişisel dağılımına ek olarak ülkede gelir dağılımını farklı açılardan değerlendirme olanağı sağlayan yaklaşımlardan da yararlanılmaktadır.Tablo 7.12. Türkiye’de Milli Gelirin Sektörel Dağılımı.Sektörler 1987 1994 Tarım 31,58 24,62 Ticaret 19,94 26,19 Hizmet 26,23 24,20 Tarım-dışı Üretim 22,24 24,98 Gelir dağılımının kır ve kent ayrımında görülmesi ile gelir dağılımındaki dengesizliğin kaynakları daha iyi anlaşılabilir. Bu yaklaşım, gelirin kır kent arasındaki dağılımının yanı sıra, kırsal kesimlerde ve kentlerde gelir dağılımının görülmesini gerektirmektedir. Bu sonuçlara göre, Türkiye ekonomisinde gelir dağılımı sorunu artık kırsal kesim kaynaklı olmaktan çıkmış, kent karakterli bir yapıya dönüşmüştür.Bölgesel gelir dağılımı yaklaşımı gelir dağılımı sorununa farklı bir bakış açısı getirmektedir. Marmara ve Ege bölgelerinde görülen çarpık gelir dağılımı, bu yönüyle Türkiye ekonomisinde yaşanan gelir dağılımı sorununun da belirleyicisi durumundadır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri dengeli gelir dağılımlarına karşın düşük gelir düzeyleri ile yoksulluk sorununu en ağır biçimde yaşayan bölgeler olarak görülmektedirler.Milli hasılanın ve istihdamın sektörel dağılımı gelir dağılımındaki eşitsizliğin derecesini belirleyen önemli bir göstergedir. Tarım-dışı sektörde kişi başına üretim değeri, tarım sektöründeki değerin çok üzerindedir.Sektörler arası işgücü verimliliklerinde görülen bu farklılık, Türkiye’de gelir dağılımındaki dengesizliğin temel nedenlerinden biridir.
Tarım Sektörü
Türkiye’de tarım sektörü Çiftçilik, Ormancılık ve Kara ve Su avcılığı alt sektörleri altında ele alınmaktadır. Gıda ihtiyacının tamamının sağlandığı,çalışan nüfusun büyük bir bölümünün istihdam edildiği ve toplam ihracat içinde başlıca payı tarım ürünlerinin oluşturduğu ülkemizde tarım sektörü hala önemini korumaktadır.Türkiye 77.6 milyon hektar araziye sahiptir. Bunun 28 milyon hektarı işlenebilir topraklardır. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana tarım sektöründe önemli gelişmeler kaydedilmiştir. 1970 yılında 27 milyon hektar olan ekili ve dikili alan 1992 yılına kadar yaklaşık 1 milyon hektar artmıştır.Buna karşılık önemli tarım ürünleri üretiminde 2 ila 10 kat arasında artışlar meydana gelmiştir.Tarımsal üretim içinde cari fiyatlarla ifade edildiğinde % 70.3 oranı ile en büyük pay bitkisel ürünlerde olup, bunu %25.4 ile hayvansal ürünler izlemekte daha sonra %3.4 ile orman ürünleri ve %1.2 ile su ürünleri gelmektedir.Yıllara göre incelendiğinde bu oranların büyük değişiklikler geçirmediği görülmektedir.Türk tarımı ikili yapı özelliği göstermektedir. Bir yanda geleneksel-geçimlik diye adlandırılan; geleneksel üretim teknolojisi kullanan, ekonomik üretim yapmaya olanak vermeyen küçük toprak parçalarında üretim yapan,piyasa ilişkileri göreli olarak zayıf ve fakir bir kesim varlığını sürdürmektedir.Diğer yanda gelişmiş teknoloji kullanan, piyasa için üretim yapan, piyasa ve fiyat hareketlerine duyarlı bir kesim bulunmaktadır. Geleneksel- geçimlik üretim yapan kesimin işletme/aile sayısının aşırı büyüklüğü tarım sektörünün önemli sorununu oluşturmaktadır.Tarımsal yapıdaki bozukluklar nedeniyle tarım işletmelerinin büyük bir kısmında işletme sermayesi yetersiz, girdi kullanımı ve tarımsal teknoloji düzeyi düşüktür. Dolayısıyla tarımda verimlilik düşük ve çiftçi gelirleri yetersizdir.Türkiye’de günümüze kadar uygulanan tarımsal destekleme politikasında fiyat yoluyla destekleme ağırlık taşımaktadır. Bunun yanında, ucuz girdi temini, düşük faizli kredi ve tarım ürünleri dış ticaretine müdahale,bazı vergi ve harçlarda muafiyet gibi fiyat yoluyla yapılmayan desteklemede yapılmaktadır.Türkiye’de uygulanan geleneksel tarım politikaları ile bu politikaları kullanan araçlar artık yeterli olmamaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin dünyadaki
gelişmelere ayak uydurabilmesi için yeni tarım politikalarına yönelmesi gerekmektedir

İmalat Sanayii Sektörü

Bilindiği gibi imalat ya da yapım sanayii, sektör sınıflandırmasında enerji ve madencilik alt sektörleriyle birlikte sanayi sektörünü oluşturan bir daldır. Ancak, genellikle sanayi ya da sanayileşme denildiğinde akla hemen imalat sanayii gelir.Kuruluş yıllarında uygulanmaya çalışılan sanayi politikası çerçevesinde özendirme, sınırlı bir korumacılık ve kamu ortaklıkları gibi yöntemlerle özel sanayi geliştirilmeye çalışılmışsa da, başarı sağlanan olanaklar ölçüsünde olmamıştır. Özel girişim, temel sanayi alanlarına pek ilgi göstermemiştir.1933-1945 dönemine ilişkin verilerden sanayi kuruluşlarının yüzde 44 kadarlık bir bölümünün tarıma dayalı sanayi ve yüzde 23’ünün de dokuma sanayinde toplandığı anlaşılmaktadır. Bu dönemde sanayinin belirgin özelliği, temel tüketim malı üretiminde yoğunlaşmış olmasıdır.1946-1962 döneminde ülke, temel ya da dayanıksız tüketim mallarının yerli üretimini artırmış ve ithalat yerine yerli üretimi ikame etme sürecini,bu anlamda tamamlamıştır. Sanayileşmede, en az özel sektör kadar kamu sektörü de etkili olmuştur. Belli bir düzeyin altındaki enflasyonist gelişme içinde, ancak sağlanmasında zorluklarla karşılaşılan bir kısım yatırım ve ara malları sektörlerinde özel sektör yatırımları artış göstermiştir.1963-1980 döneminde yürütülen içe dönük sanayileşme ile Türkiye Ekonomisi’nde dayanıklı tüketim mallarından ara mallarına uzanan bir sanayileşme hamlesi yaşanmıştır. Bir bilgi birikimi sağlanmış, hatta kimi mekanik ve elektrikli yatırım malları üretimi de gerçekleştirilmiştir.Ancak bu üretim, ulusal sanayinin yatırım malı ihtiyacını karşılayacak düzeyde olmamıştır. İthal ikameci bir sanayileşmeyi sağlamak amacıyla izlenen politikalarla ortaya çıkan imalat sanayii bir çok sorunla da karşılaşmıştır: Mutlak koruma altında optimum ölçeğin altında, verimsiz, yüksek maliyetli, kalitesi düşük üretim ve aşırı değerlendirilmiş kur politikasıyla, adeta caydırılan ihracatın gelişmemesi yanında sanayinin ihtiyaç duyduğu ara ve yatırım malları ithalatının artması ile dış ticaret açığının sürekli büyümesi bunların en başta gelenleridir. 24 Ocak 1980 Karaları ve bunu izleyen ekonomi politikası önlemleri,Türkiye’nin sanayileşme ve kalkınma stratejisinde önemli bir dönüşümün belirleyicisi olmuştur. Böylece, öteden beri izlenmeye çalışılan ithal ikameci sanayileşme stratejisinin yerine ihracata yönelik bir sanayileşmeye uygulanmaya çalışılmıştır. Bu uygulama, izleyen yıllarda,özellikle imalat sanayi ürünlerinde önemli bir ihracat artışı sağlamıştır.Bu yolla, ayrıca sınai girişimciler uluslararası rekabetin dikkate alınması,verimlilik ve kalite unsurlarına gereken önemin verilmesi gibi konularda bilinçlenmişlerdir.1963’ten bu yana geçen dönem boyunca, çeşitli göstergeler aracılığıyla incelendiğinde, Türk İmalat Sanayinin GSMH ‘nın büyümesinde, istihdam olanaklarının genişletilmesinde ve dış ticaret büyüklüklerinde gelişen ve giderek dışa açılan bir ekonomik yapının yaratılması yönünde, kimi dönemlerde ortaya çıkan aksaklıklara rağmen olumlu bir gelişme eğilimi gösterdiğini söyleyebiliriz.
Enerji Sektörü
Enerji, yenilenebilir ve yenilenmeyen enerji olarak ikiye ayrılır. Yenilenmeyen kaynaklar arasında petrol, doğalgaz, kömür, linyit ve nükleer enerji sayılabilir. Yenilenebilir enerji kaynakları ise, yakacak odun, hidrolik, rüzgar, güneş, jeotermal, gel-git ile biyogazdır.Enerji sektörü, elektrik enerjisi dahil, kömür, petrol, doğalgaz, odun, hayvan ve bitki artıkları gibi bütün enerji kaynaklarını kapsamaktadır. Geleneksel enerji kaynaklarının tükenme eğilimine girdiği, enerji fiyatlarının arttığı, enerji kullanımından kaynaklanan çevre sorunlarının büyüdüğü bir dönemde enerji planlaması, özellikle enerji kaynakları kıt, ithal kaynaklara bağımlı, yetersiz döviz kaynaklarına sahip ülkeler için bir zorunluluktur.Türkiye’de enerji üretim ve tüketim değerleri son kırk yılda hızla gelişen ve büyüyen ekonomiyle birlikte önemli artışlar göstermiştir. Üretim, büyük ölçüde kamu kuruluşları tarafından gerçekleştirilmiştir. Üretimin talebi karşılamadığı enerji türleri, ithalat yoluyla sağlanarak tüketiciye sunulmuştur.Türkiye, enerji üretimi bakımından dışa bağımlı bir ülkedir. Türkiye’de oluşan enerji talebi, günümüzde ortalama %50 oranında dış kaynak kullanımı ile karşılanmaktadır.Türkiye’de enerji tüketiminde taşkömürü, linyit, petrol, doğalgaz, hidrolik ve jeotermal enerji, odun, hayvan ve bitki artıkları gibi birincil enerji kaynakları ile güneş enerjisi kullanılmaktadır. Elektrik enerjisi ve kok ise,ikincil enerji kaynağı olarak değerlendirilmektedir. Birincil enerji tüketiminde son yıllarda linyit, doğalgaz ve güneş enerjisinde bir artış gözlenmiş,taşkömürü ve petrol tüketiminde ise azalma olmuştur.Türkiye’de birincil enerji ihtiyaçlarının tamamen yurtiçi üretimde karşılanması mümkün olmamış, zaman içinde ithalatla karşılanan kısım oran olarak yükselmiştir. Türkiye’de petrol, doğalgaz, linyit, asfaltit, taşkömürü, hidrolik, jeotermal, odun, hayvan ve bitki artıkları ile güneş enerjisi gibi birincil enerji kaynakları ile elektrik enerjisi, kok, briket ve havagazı gibi ikincil enerji kaynakları üretilmektedir.Türkiye’de elektrik enerjisi ihtiyacı, büyük ölçüde kamu tarafından sağlanmaktadır.Son yıllarda elektrik enerjisi kurulu güç kapasitesi açısından hidrolik kaynakların kapasitesinde önemli artışlar olmuştur. Bunda, GAP çerçevesinde devreye giren hidroelektrik santrallerin büyük payı vardır.Güneydoğu Anadolu Projesi’nin, Türkiye’nin enerji üretiminde çok önemli bir yeri vardır. GAP tamamlandığında, Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde kurulmuş tesislerle, Türkiye’nin toplam su potansiyelinin %28’i kontrol altına alınacaktır.

Ulaştırma, Haberleşme, İnşaat ve Konut Sektörleri
Ulaştırma sektörü, sanayi ve tarım gibi mal üreten bir sektör değildir. Ancak, sosyal, kültürel, politik ve ekonomik bakımdan oldukça önem taşıyan bir sektördür. Özellikle ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmek, verimliliği artırmak, iç ve dış ticareti geliştirilmek açısından önemlidir.Ulaştırma etkinliğini ise üç ana grupta toplayabiliriz. Bunlar Ekonomik, Sosyal ve Politik etkinliklerdir.Ulaştırma sektörü Türkiye Milli Gelirindeki yaklaşık %13,5 luk payı ile oldukça önemlidir. Milli gelirimizdeki payı itibariyle sanayi, tarım ve ticaretten sonra dördüncü sırada yer almaktadır. Gelişme hızı yüksek olan bu sektör ülkeye istihdam olanağı da tanımaktadır. İstihdam kara, demir yolu, deniz yolu, hava ulaştırması ve haberleşme alanında sağlanmaktadır.Ulaştırma sektörü iki bölümde ele alınmaktadır. Birincisi taşıma sistemleri,ikincisi ise haberleşme ve radyo-televizyondur. Taşıma sistemleri de kara, deniz ve hava ulaştırması olarak üç ana gruba ayrılmaktadır.Ulaştırma sistemleri ise, kara yolları, demir yolları, denizyolları, havayolları
ve boru hatları olarak beş gruba ayrılmaktadır.Ulaştırma sektöründe de diğer sektörlerde olduğu gibi bir dizi sorunlar yaşanmaktadır. Bu sorunlar genelde köy ve kasaba ekonomisinden bölge ekonomisine dönüşen ekonomimizin hızlı bir biçimde gelişmesine yönelik sorunlardır. Bu sorunların ortadan kaldırılması için karayollarına olan bağımlılığın azaltılması, ulaştırmada koordinasyonun sağlanması akla gelen ilk önlemlerdir. Öte yandan, ulaştırmada, ucuzluk, hız ve güveni sağlamak zorunludur.İnşaat sektörü, konut, yol, baraj, liman ve köprü gibi yapıları üreten kuruluşlar ile bu yapılara doğrudan veya dolaylı girdi üreten tüm sanayi kuruluşlarını kapsayan çok geniş bir sektördür. İnşaat sektörü Türkiye’de katma değer yatırım tutarı, istihdama katkısı ve konut sorunun çözümüne olan katkıları ile ekonominin en önemli sektörlerinden biri olma özelliğine sahiptir.İnşaat sektörü içerisinde yapılan inşaatlar genel olarak altı grupta toplanır. Bunlar, ev, apartman, ticari yapılar, sınai yapılar, kültürel, sıhhi ve sosyal yapılar ile diğer yapılardır. Bunlar içinde konutun diğer yapı sistemlerine göre sosyal ve ekonomik açıdan daha büyük önemi vardır.Ülkemizde Cumhuriyet’in kuruluşundan 1960’lı yıllara kadar inşaat sektöründe ağırlık altyapı ve imar inşaatlarına verilmiştir. 1970 li yıllarda ağırlık fabrika tipi bina yapımına kaymış, 1977-80 yılları arasında ise sektör bütün ekonomi ile birlikte durgunluğa girip plan disiplini dışında kalmıştır.1980 yılından itibaren bir süre bu sektörde ilerleme görülmemiştir.Öte yandan özellikle 1974 yılında ilk defa Libya ile başlayan yurt dışı müteahhitlik hizmetleri 1988 yılında en yüksek düzeye ulaşmıştır. Konut açığı günümüzde ülkemizin önemli sorunlarından birisidir. Konut açığı nedeniyle gecekondulaşma hızla artmıştır. Ülkemizde konut sorunun çözmek amacıyla 2985 sayılı Toplu Konut Yasası çıkarılarak toplu konut yapımı özendirilmeye çalışılmıştır.
Türkiye’de İç ve Dış Borçlar
1980’lerin ortalarından itibaren ve özellikle 1990’larda Türkiye ekonomisinin en önemli sorunlarından birisi, hatta en önemlisi haline gelen devletin iç ve dış borçları analiz edilmeye çalışılmaktadır.Kontrollü ve akılcı bir borçlanma politikası ülkenin kalkınmasına yardımcı olabilecekken, ülkemizde kamu açıkları ve devletin borçlanması kontrolden çıkmıştır. Bunun sonucu, özel yatırımların daralması, yüksek faiz oranları, yüksek enflasyon, vergi sisteminin yıpranmasına ve gelir dağılımının bozulmasına kadar bir dizi ciddi sorunun ortaya çıkmasıdır.Devletin borçlanmak zorunda kalmasının nedeni gelirinden fazla harcama yapmasıdır. Faiz ödemeleri dışındaki kamu harcamalarını göz önüne aldığımızda, devletin diğer ülkelerle karşılaştırılınca fazla bir harcama yaptığını iddia edemeyiz. Kamu harcamalarının rasyonelliği ve verimliliği sorgulanabilirse de miktar olarak fazlalığı öne sürülemez.O halde devletin borçlanmak zorunda kalmasının temel nedeni kamu gelirlerinin yetersizliğidir denebilir.Devlet, topladığı vergiden fazla harcama yaparsa, bu farkı ya özel kesimden ya da diğer ülkelerden borç alarak karşılamakta ve bu da kamu borç stokunu büyütmektedir. Ülkemizde devlet özel sektörden yoğun biçimde borçlanmasına rağmen, bu, kamu açıklarının kapatılmasına yetmemekte ve cari işlemler hesabı da sürekli açık vermekte, buna bağlı olarak da dış borçlarımız da yükselmektedir. Öyle ki iç borç stoku neredeyse her yıl ikiye katlanmakta, dış borçlar da yıllık ortalama %11 civarında artmaktadır. Ne var ki iç borçlanmanın getirdiği sorunlar, dış borçlanmaya göre çok daha endişe verici görünmektedir.Özellikle iç borçların faiz oranının yüksekliği ve vadelerinin çok kısa oluşu sorunların ana kaynağı görünümündedir. Bu haliyle iç borçlanmanın sürdürülmesi imkansız görünmektedir. Bu arada iç borçlanma gelir dağılımı üzerinde çok olumsuz etkiler yapmaktadır. Bunun dışında kamu borçlarının olumsuz etkileri yüksek faiz oranları, düşük tasarruf düzeyi, düşük ekonomik büyüme, cari işlemlerde açık ve enflasyon şeklinde kendini göstermektedir.
Kamu İktisadi Teşebbüsleri ve Özelleştirme
Türkiye’de kamu teşebbüsü, sermayesinin tamamına veya yarısından fazlasına ya da diğer yollarla devletin, diğer kamu tüzel kişilerinin veya devletle anılan tüzel kişilerin yönetimine, yönetim organları aracılığıyla hakim olduğu örgütlerdir. Kamu teşebbüsleri sadece kâr amacıyla değil,kamu hizmeti ve sosyal amaçlarla kurulurlar. Türkiye’de Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) farklı zamanlarda, farklı açılardan tanımlanmışlardır. Günümüzde KİT, iktisadi devlet teşekkülleri ile kamu iktisadi kuruluşlarını kapsamakta ve bu iki kuruluşun ortak adı olmaktadır. Görevleri açısından KİT’lere benzeyen genel ve katma bütçeli dairelere bağlı döner sermayeli kuruluşlar ile yerel yönetimler ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları KİT kapsamı dışındadır.Türkiye’de KİT’ler, ekonomik faaliyet alanlarına göre dört grupta sınıflandırılmaktadır.Bunlar, imalat kurumları, maden ve enerji kurumları, tarım kurumları ve mali kurumlardır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında başlayan kamu girişimciliği ile devlet, öncelikle imalat sanayi ile Madencilik sektörlerinde önemli adımlar atmıştır. 1950’lerden sonra KİT’ler, özel sektörü her yönden güçlendirmek için bir araç olarak kullanılmışlardır. 1980 sonrası dönemde KİT’lerin ekonomi içindeki payının küçültülmesi hedeflenmiş olmakla beraber, bunda istenilen başarıya ulaşılamamıştır.Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren Türkiye ekonomisindeki sanayi,tarım, bankacılık, ulaştırma, haberleşme gibi temel sektörlerde KİT’ler,daima önemli bir yere sahip olmuşlardır. Bazı ve mal ve hizmetlerin üretiminde tekel, bazılarının üretiminde oligapol durumundadırlar. Bu üretim dalları arasında madencilik, demir-çelik, alüminyum, petrol, petro-kimya, yüksek alkollü içkiler, sigara ve tütün ürünleri, elektrik enerjisi, lokomotif,vagon, ulaştırma ve haberleşme sayılabilir.Özelleştirme veya çok genel ifadesiyle Kamu İktisadi Teşebbüslerinin mülkiyetlerinin özel sektöre satışı, dünya ekonomisinde son 20 yıl içinde en önemli konulardan biri haline gelmiştir. Geniş anlamda özelleştirme, devletin ekonomik faaliyetlerinin azaltılması amacıyla kamu sektörünün denetimi altındaki ekonomik kuruluşların özel sektöre devredilmesidir.Özelleştirmede temel amaç, ekonomide etkinliği arttırmaktır.Türkiye’de 1980 yılından bu yana izlenen liberal ekonomik politikalar doğrultusunda ağırlıklı olarak 1986 yılından itibaren uygulamaya konulan özelleştirme programının amaç ve hedefleri, diğer ülkelerden pek farklı değildir. Bu amaçlar arasında, piyasa güçlerinin ekonomiyi harekete geçirmesine izin vermek, üretkenlik ve verimliliği arttırmak, sınai mülkiyeti tabana yaymayı teşvik etmek ve KİT’lerin bütçe üzerindeki yüklerini azaltmak sayılabilir.Türkiye’de başlangıçtan günümüze (Ocak 1999) kadar geçen sürede 113 kuruluşta hiç kamu payı kalmamıştır. Bu 113 kuruluşun 26’sında kamunun özelleştirilen payı %100’dür. 52 kuruluşta ise özelleştirilen pay %50’nin üzerindedir.Yöntemler itibariyle özelleştirme işlemleri arasında blok satış %45 ile birinci sırada bulunmaktadır. Daha sonra %16 ile uluslararası arz ikinci, %15 ile halk arz üçüncü sırada gelmektedir…

 

[Toplam:0    Ortalama:0/5]

You may also like...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir